Oscar 2026: Merkeze Yaklaşan Filmler

Oscar adayları açıklandığında ortalık genellikle aynı seslerle dolar. İsimler sayılır, adaylıklar hesaplanır, “hak etti mi etmedi mi” tartışmaları başlar. Oysa Oscar listeleri, kazananlardan çok, sinemanın hangi biçimlerinin merkeze yaklaşabildiğini gösterir. 2026 adayları da bu açıdan dikkatle okunmayı hak ediyor.

Bu yıl Akademi’nin karşısında tek bir estetik yok. Aynı listede tür sineması, sessiz aile dramı, politik gerilim, absürt kara komedi ve büyük prodüksiyonlu popüler filmler yan yana duruyor. Bu yan yanalık bir çeşitlilik vaadi gibi görünebilir; ama asıl mesele, bu filmlerin neden ve nasıl aynı çerçevede buluşabildiği.

Türün Merkeze Yürüyüşü: Sinners

Ryan Coogler’ın yönetmenliğini yaptığı Sinners, Oscar 2026’nın en belirleyici filmlerinden biri. Bunun nedeni sadece adaylık sayısı değil; tür sinemasını “özel kategori” olmaktan çıkarıp doğrudan merkeze taşıması.

Film, vampir mitolojisini bir süs olarak kullanmıyor. Aksine, müzikle, ritimle ve tarihsel arka planla birlikte çalışan bir yapı kuruyor. Korku ve gerilim burada şok üretmek için değil, bir hafıza alanı yaratmak için var. Bu tercih, Oscar’ın yıllardır mesafeli durduğu bir sinema biçimini ciddiyetle ele almaya zorladığını gösteriyor.

Sinners, ödül sezonu için “uygun” hale getirilmiş bir tür filmi değil; türün kendisini dönüştürerek merkeze yürüyen bir iş.

Michael B. Jordan, Wunmi Mosaku, Miles Caton, Jayme Lawson, Sinners filminden

Politik Sinemanın Yorgun Yüzü: One Battle After Another

Paul Thomas Anderson’ın filmi, politik sinemayı sloganlardan ve net pozisyonlardan arındırıyor. One Battle After Another, devrim fikrini bir hedef değil, yorgun bir miras olarak ele alıyor.

Filmde kimse “haklı” değil; kimse de “temsil” rolü taşımıyor. Karakterler ideallerle değil, geçmişle boğuşuyor. Bu da filmi klasik Oscar politik dramlarından ayırıyor. Burada politik olan şey, mesaj değil; zaman. Geçmişin bugüne bıraktığı tortu.

Leonardo DiCaprio, One Battle After Another filminden

Sessizliğin Ağırlığı: Sentimental Value

Yönetmenliğini Joachim Trier’in yaptığı Sentimental Value, bağırmayan bir film. Aile, hafıza ve kırılganlık gibi Oscar’ın sevdiği temaları ele alıyor ama onları dramatik bir zirveye taşımıyor.

Film, duygunun kendisini değil, duyguyla kurulan mesafeyi izliyor. Konuşulmayanlar, ertelenen yüzleşmeler, yarım kalan cümleler anlatının merkezinde. Bu ölçülülük, filmi yılın en “gösterişsiz ama kalıcı” işlerinden biri haline getiriyor. Oscar listesinde yer alması, sessiz sinemanın tamamen dışlanmadığını hatırlatıyor.

Renate Reinsve, Inga Ibsdotter Lilleaas, Sentimental Value filminden

Politik Gerilimin İçerden Kurulması: The Secret Agent

Kleber Mendonça Filho’nun filmi The Secret Agent, politik sinemayı yüksek tansiyonlu sahnelerle değil, atmosferle kuran bir film. Baskı, tehdit ve paranoya; diyaloglarla değil, mekânla, ritimle ve bakışlarla hissediliyor.

Film, izleyiciyi “bilgilendirmiyor”; onu bir dönemin içine bırakıyor. Bu da filmi didaktik olmaktan uzak, rahatsız edici derecede canlı kılıyor. Oscar bağlamında bu tür bir politik anlatının görünürlük kazanması, uluslararası sinemanın artık yalnızca “temsil” için değil, anlatı gücüyle merkeze yaklaştığını gösteriyor.

Wagner Moura, The Secret Agent filminden

Yasın Gündelik Hâli: Hamnet

Chloé Zhao’nun yönetmenliğini yaptığı Hamnet, büyük bir edebi mirastan beslenmesine rağmen, ihtişamlı bir dönem filmi değil. Kayıp burada dramatik bir kırılma anı değil; gündeliğin içine sızan bir boşluk.

Film, yasın nasıl taşındığını, nasıl ertelendiğini ve nasıl sessizleştiğini izliyor.
Bu yaklaşım, Oscar melodramına alışkın seyirci için neredeyse radikal. Hamnet, “önemli bir hikâye” anlatmak istemiyor; önemsiz görünen anların ağırlığını hatırlatıyor.

Jessie Buckley, Paul Mescal, Hamnet filminden

Hız, Takıntı ve Kimlik: Marty Supreme

Yönetmenliğini Josh Safdie’nin yaptığı Marty Supreme, başarı anlatısını ters yüz eden bir film. Bir “spor biyografisi” gibi başlayıp, hız ve takıntı üzerine kurulu bir karakter portresine dönüşüyor.

Film, kazanmaya değil; kazanma arzusunun yarattığı yıkıma odaklanıyor.
Enerjisi yüksek ama romantik değil. Bu yönüyle klasik Oscar “ilham verici” anlatılarından ayrılıyor. Burada başarı bir hedef değil; bir sorun.

Timothée Chalamet, Marty Supreme filminden

Absürdün Soğuk Dili: Bugonia

Yorgos Lanthimos’um filmi Bugonia, çağımızın paranoyasını ciddiye almadan ciddiye alan bir film. Komplo teorileri, kurumsal güç ve bireysel çaresizlik; absürd bir dilin içinde ele alınıyor.

Film seyirciyi rahatlatmıyor. Aksine, gülünç olanla tekinsiz olan arasındaki sınırı sürekli bulanıklaştırıyor. Oscar’ın bu filme alan açması, absürdün artık “hafif” sayılmadığını gösteriyor.

Emma Stone, Bugonia filminden

Popüler Sinemanın Eşiği: F1

Joseph Kosinski’nin filmi F1, bağımsız bir film değil. Ama Oscar 2026 bağlamında önemli bir işaret taşıyor.

Bu film, Akademi’nin popüler sinemayla ilişkisini yeniden kurmaya çalıştığını gösteriyor. Teknik gösteri, hız ve yıldız oyuncular burada yalnızca vitrin değil; anlatının parçası.

Asıl soru şu: Oscar bu tür filmleri yalnızca “seyirciyi memnun etmek” için mi kabul ediyor, yoksa gerçekten sinema dilinde bir karşılık gördüğü için mi?

Brad Pitt, Javier Bardem, F1 filminden

Zamanın Sineması: Train Dreams

Clint Bentley’nin filmi Train Dreams, olay anlatmayan bir film. Zamanı izliyor. Emek, doğa ve kayıp; büyük anlara değil, küçük tekrarlar üzerinden anlatılıyor. Bu yönüyle modern sinemanın en sade ama en dirençli damarlarından birine bağlanıyor. Oscar listesinde yer alması, sinemanın hâlâ yavaşlayabileceğini hatırlatıyor.

Joel Edgerton, Train Dreams filminden

Sonuç

Oscar 2026 adayları, sinemanın tek bir biçimi olmadığını kanıtlamıyor; zaten bunu biliyorduk. Ama bu yılın listesi şunu açıkça söylüyor: Merkez hâlâ dar, ama artık tek sesli değil. Tür sineması, sessizlik, absürd, politik gerilim ve popüler anlatılar aynı çerçevede yan yana durabiliyor. Bu yan yanalık bir uzlaşma değil; bir gerilim.

Sonra Sinema için Oscar, hâlâ bir hedef değil. Bir okuma alanı. Ve bu yıl, o alan her zamankinden biraz daha çatlak.

Yorum bırakın