Çirkinliğin İçinden Gelen Ses: The Ugly Stepsister ve Bastırılmış Özneye Sinemasal Bir Ağıt

Geleneksel masallar çoğu zaman, anlatılmayanın sessizliği üzerine kurulur. Prenses anlatının merkezindedir; güzel, sevimli, saf… Ama anlatının çevresinde dönüp duran figürler; üvey kardeşler, yaşlı kadınlar, cadılar yalnızca antagonist olarak vardır. The Ugly Stepsister, tam da bu dışlanmışlık üzerine inşa edilmiş bir film: anlatının arka planında kalmış, görünürlük hakkı elinden alınmış bir karakteri merkeze alarak, masalın değil, masalın bastırdığı dünyanın anlatıcısı olmayı tercih ediyor.

Emilie Blichfeldt

Görünmeyen Kadının Gözünden: Elvira Kimdir?

Filmin başkarakteri Elvira, Cinderella anlatısında tek boyutlu bir engel olarak sunulan klasik “çirkin üvey kardeş” tipolojisinden çıkıyor; burada o, bir özneye dönüşüyor. Ama bu dönüşüm lineer ya da kurtuluş odaklı değil. Elvira’nın anlatısı, bir tür karanlık varoluş kurgusu. Bedenine yönelik utanç, arzularını bastırma çabası, kabul edilme ihtiyacının acıyla iç içe geçmesi… Blichfeldt, Elvira’nın bedenini yalnızca fiziksel değil; kültürel, tarihsel ve duygusal bir savaş alanı haline getiriyor.

Karakterin duygusal gerçekliği hiçbir zaman romantize edilmiyor. Filmin en çarpıcı gücü burada: Elvira’nın acısı “kutsanmıyor”, onunla empati kurmamız istenmiyor sadece görmemiz isteniyor. Ve bu bakış, sinemanın en güçlü politikasıdır: görmeye zorlamak.

Lea Myren, The Ugly Stepsister filminden

Bedenden Taşan Gerilim: Grotesk ve Beden Korkusu

Film, estetik olarak “grotesk”in sınırlarında dolaşıyor. Kamera, vücudun içinden gelen ürkütücü sesleri, deri altındaki hareketleri, sindirilemeyen arzuları sanki mikroskobik bir mercekten geçiriyor. Elvira’nın bedeninde büyüyen parazitik varlık (bir tür içsel yaratık ya da “iç sesin kabusa dönüşmüş hâli”) yalnızca korku yaratmıyor; izleyicinin bedenle olan ilişkisini yeniden düşünmeye zorluyor.

Bu grotesk anlatım, yalnızca şok değeri taşıyan bir görsel strateji değil. Aksine, sinemasal olarak güçlü bir fikir taşıyor: güzellik ideallerine uyum sağlamak için bedenin kendisinden ne kadar uzaklaşmak zorunda kaldığını gösteriyor. Parazit, tam da bu yabancılaşmanın cisimleşmiş hali. İçimizde taşımaya zorlandığımız, fakat asla bizim olmayan bir şeye dönüşüyor.

Lea Myren, Adam Lundgren, Olga Rayska, The Ugly Stepsister filminden

Masalın Çöküşü, Anlatının Yeniden İnşası

Filmin yapısı klasik dramatik kurgunun dışına taşmış durumda. Başlangıç, gelişme ve sonuç çizgisel ilerlemiyor. Bunun yerine film, sürekli kesintiye uğrayan, kendi içinde katmanlanan bir anlatı yapısı kuruyor. Hafızalar, hayaller ve halüsinasyonlar iç içe geçerken, izleyici de neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Bu yapısal kırılganlık, Blichfeldt’in sinema dilinde önemli bir stratejiye dönüşüyor: Masal, yalnızca hikâye olarak değil, biçim olarak da bozuluyor. Kurgu, klasik bir mutlu son ihtimalini daha ilk dakikalarda iptal ediyor. Cam ayakkabı yok, kurtarıcı prens yok, hatta kurtuluş fikri yok. Geriye yalnızca dönüşümün kendisi kalıyor ve bu dönüşüm hiçbir zaman tam bir biçime ulaşmıyor.

Thea Sofie Loch Næss, The Ugly Stepsister filminden

Kız Kardeşlik, Travma ve Sessiz Dayanışma

Filmin güçlü yanlarından biri, Elvira’nın kız kardeşi Alma ile olan ilişkisini şaşırtıcı bir hassasiyetle işlemesi. Bu ilişki, kıskançlık ve rekabetle örülü gibi başlasa da zamanla çok daha kırılgan ve derin bir yapıya evriliyor. Aralarında sessiz bir anlaşma oluşuyor; konuşulmadan paylaşılan bir yük, adını koymadan var olan bir acı ortaklığı.

Bu, sinemada nadiren rastlanan bir “kız kardeşlik” biçimi: Sözlerden çok bakışların, çatışmadan çok dayanıklılığın ön planda olduğu bir ilişki. Ve bu, anlatının esas politik gücünü oluşturuyor. Çünkü Elvira’nın tek kurtuluşu, kendini kusarak arındırdığı o final sahnesinde değil, Alma’nın yanında, olduğu haliyle kabul edildiği o son sessizlikte mümkün oluyor.

Flo Fagerli, The Ugly Stepsister filminden

Final Sahnesi: Kurtuluş mu, Arınma mı?

Filmin final sahnesinde Elvira’nın baloda reddedilişi ve hemen ardından geçirdiği fiziksel boşalma anı; tenyanın vücudundan ayrılması yalnızca şok edici değil; anlatının kırılma noktası. Bedenin içinde bastırılmış olan her şey, fiziksel bir dışavurumla boşalıyor. Ama bu bir katharsis değil. Bu, izleyicinin rahatlamasını sağlamıyor. Aksine, filmin gerilimi burada daha da yoğunlaşıyor.

Çünkü Elvira, o an gerçekten yalnız. Parazit ondan ayrılıyor, ama hiçbir ödül sunulmuyor. Yalnızca bir boşluk bırakıyor. Final, bu anlamda, klasik anlatılardaki “çözüm” anlayışını tamamen reddediyor. Bu, çözüm değil. Bu, sadece çıplak bir varoluş.

Lea Myren, Ane Dahl Torp, The Ugly Stepsister filminden

Sonuç: Sinema Olarak Direniş

The Ugly Stepsister, yalnızca bir anti-masal değil. Aynı zamanda bir estetik ve etik manifesto. Emilie Blichfeldt’in ilk uzun metrajında gösterdiği şey, sinemanın yalnızca hikâye anlatmakla kalmadığı; aynı zamanda bastırılmış olanı, görmezden gelineni ve çirkinleştirilen özneyi görünür kılmak için nasıl bir araç haline gelebileceğidir.

Bu film, seyirciye bir “kahraman” sunmaz. Onun yerine, çarpık bir aynadan kendimize bakmamızı sağlar. Bedenin taşıdığı belleği, güzellik adına yapılan dönüşümün dehşetini ve sevginin bazen sessizlikte, bazen mide bulantısında, bazen de kız kardeşlikte saklı olduğunu hatırlatır.

Ve belki de en önemlisi: Masalların sona ermesi gerekmediğini, ama anlatanın değişebileceğini gösterir.

Yorum bırakın