Bedeni Değil, Ruhun Derinliklerini Deşen Bir Satirik Kabus
Coralie Fargeat’ın 2024 yapımı The Substance, Cannes Film Festivali’nde yarattığı
etkinin ardından sinema dünyasında tartışmalara yol açtı. İlk uzun metrajı Revenge ile adını duyuran Fargeat, bu kez bedene odaklanan korku öğeleriyle toplumsal eleştiriyi birleştiriyor. Film, bir yandan The Thing (1982) ve The Fly (1986) gibi vücut korkusu türünün klasiklerinden beslenirken, diğer yandan Julia Ducournau’nun ödüllü filmi Titane’daki stilize şiddet anlayışını taşıyor. Ancak Fargeat’ın sinemasında yalnızca kan ve grotesk sahneler değil, güzellik ve gençlik saplantısına dair güçlü bir eleştiri öne çıkıyor. Bu yapım, modern toplumun dayattığı estetik değerlerin bireyde yarattığı psikolojik yıkımı ve kimlik çatışmasını acımasızca masaya yatırıyor.

Coralie Fargeat ve Sinematik Dili
Fransız yönetmen Coralie Fargeat, The Substance filmiyle gençlik, güzellik ve bireysel kimlik gibi temaları vücut korkusu (body horror) ekseninde ele alarak, toplumsal normların birey üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor. Fargeat, daha önceki çalışması olan Revenge (2017) ile sinematik bir çıkış yapmış ve rahatsız edici bir estetik dil kullanarak seyirciyi toplumsal cinsiyet ve şiddet konularında sorgulamaya yöneltmişti. Fargeat, gençlik ve güzellik saplantısını ele aldığı The Substance filminde vücut korkusunu merkezine alarak, bireysel kimliği yok eden toplumsal baskıları sinematik açıdan etkileyici bir dille sorguluyor. Görüntü yönetmeni Benjamin Kracun’un Beverly Hills’in yapay atmosferini temsil eden parlak pembe ve mavi renk paletleri, Elizabeth’in (Demi Moore) toplum tarafından metalaştırılmasına ve ruhsal çöküşüne işaret ediyor. Sinematografinin gücü, Elizabeth’in yüzeydeki cazibesinin altında giderek derinleşen varoluşsal sancıları yansıtmak için kullanılıyor. Bu anlatım, Elizabeth’in güzellik iksirini aldığı sahnede, steril ve soyut uzun koridorlarla Kubrick’e gönderme yapılarak izleyiciyi rahatsız edici bir boşluk duygusuna sürüklüyor.

İkilik ve Varoluşun Çöküşü: Elizabeth ve Sue’nun Gerilimi
Film, eski bir televizyon yıldızı olan Elizabeth’in, gençliğini yeniden kazanma
arzusuyla “The Substance” adlı bir ilaç kullanması ve bunun sonucunda yarattığı genç yansıması Sue’nun (Margaret Qualley) onun yerini almaya başlamasını konu alır. Elizabeth’in ilacı kullandığı sahneler, bedeni üzerindeki dönüşüm ve yabancılaşmayı betimlerken, karakterin toplum gözünde bir “meta” haline gelişini yansıtır. Fargeat, Elizabeth’in genç bedenini nesneleştirerek toplumsal normlara eleştiri getiriyor. Bu nesneleştirme süreci, Sue’nun bedeni üzerinde yapılan aşırı odaklanmalarla sinematografik olarak da desteklenir; yakın çekimler, abartılı renkler ve detaycı kostümlerle Sue’nun bedeni neredeyse ticari bir metaya dönüşür. Toplumun gözdesi olan Sue’nun yükselişi, Elizabeth’in bedensel çöküşüne yol açar ve bu dönüşüm, Elizabeth’in kimliği üzerindeki varoluşsal gerilimi gözler önüne serer. Sue’nun bağımsızlık arayışı ile Elizabeth’in kontrol arzusu arasındaki çatışma, modern toplumda güzellik ve gençlik saplantısının bireyde yarattığı içsel baskının bir yansımasıdır. Elizabeth’in güzellik standartlarına uyum sağlama çabası, özellikle aynada makyaj yaparken kendini beğenmediği ve öfkeyle makyajını silip sahte kirpiklerini çıkardığı sahnede belirginleşir. Bu sahne, bireyin toplumun idealize edilmiş güzellik normlarına uyma çabası ile kendi kimliğini koruma mücadelesi arasındaki gerilimi derin bir şekilde resmeder. Fargeat, bu sahnede makyaj ve aksesuarlar aracılığıyla Elizabeth’in kendine ve topluma duyduğu öfkeyi somutlaştırarak, karakterin yaşadığı içsel çelişkiyi güçlü bir biçimde aktarır.

Estetik ve Varoluşsal Sorgulama: Freud ve Narsisizm Üzerine
Elizabeth’in Sue’yu yaratma arzusu, Freud’un narsisizm ve ego teorileriyle anlam
kazanır. Freud, bireyin kendini yüceltme arzusunun bilinçdışı motivasyonlarla
yönlendirildiğini savunur; Elizabeth’in Sue’yu yaratma isteği de kaybettiği gençlik ve
şöhretine ulaşma arzusunun bir sonucudur. Sue, Elizabeth’in bastırılmış gençlik
arzularının ve kendini sevme dürtüsünün fiziksel bir tezahürü olarak ortaya çıkar, ancak bu yaratım Elizabeth’in varoluşsal ve fiziksel çöküşünü hızlandırır. Sue’nun yükselişi Elizabeth’in bedenini tüketirken, aynı zamanda onun kimliğini zayıflatan narsistik bir çatışmaya da yol açar. Özellikle Elizabeth’in Sue’ya bakarken yaşadığı öfke ve hayranlık karışımı duygular, onun narsistik yaralanmasını açıkça gösterir (Freud, 1923).

Ego ve Kimlik Çatışması: Sartre’ın Varoluşçuluğu
Film, Elizabeth ve Sue arasındaki çatışmayı Sartre’ın varoluşçuluğu ile açıklanabilecek bir felsefi gerilimle işler. Sartre, bireyin özgür seçimlerinin kimliği inşa ettiğini ve bu özgürlüğün beraberinde bir sorumluluk getirdiğini belirtir (Sartre, 2023). Elizabeth’in Sue’ya olan bağımlılığı, kendi kimliğini kontrol etme ve koruma arzusunun bir yansımasıdır. Sue’nun bağımsızlığını kazanması, Elizabeth’in bu kontrolü kaybetmesine ve özgürlükle kimlik arasında sıkışıp kalmasına neden olur. Özellikle Sue’nun toplumun yeni gözdesi haline geldiği sahneler, Elizabeth’in kimlik krizini ve özgürlüğünü kaybetme korkusunu derinleştirir.

Bedenin Çürüyüşü ve Foucault’nun Güç Teorisi
Elizabeth’in bedensel çöküşü, Michel Foucault’nun beden ve iktidar teorileriyle de
paralellik gösterir. Foucault, toplumların bireyi disipline ederek bedenleri üzerindeki
kontrolü sağladığını savunur (Foucault, 1975). Elizabeth’in bedeni Sue’nun gençlik ve cazibesi karşısında çürüyüp zayıflarken, bu görüntü toplumsal estetik normlarının birey üzerindeki yıkıcı etkilerini temsil eder. Sue’nun Elizabeth üzerinde baskı kurarak onun gençlik arzularını sömürmesi, güzellik ve başarı odaklı bir sistemin bireyi nasıl tükettiğinin somut bir örneğidir. Filmde Elizabeth’in giderek daha kırılgan hale gelen bedeni, toplumun bireyler üzerindeki güzellik dayatmalarının fiziksel ve ruhsal sonuçlarını güçlü bir metaforla anlatır.

Anksiyete ve Gölge Arketipi: Jung’un Perspektifi
Elizabeth’in Sue ile olan ilişkisi, Jung’un gölge arketipi teorisiyle de ilişkilendirilebilir.
Jung’a göre bireyin bastırdığı, bilinçdışı olarak reddettiği yönleri gölge olarak ortaya
çıkar ve bu gölge, kontrol edilemez bir güç haline gelebilir (Jung, 1981). Sue,
Elizabeth’in bastırdığı gençlik ve canlılık isteğinin yansımasıdır, ancak Sue’nun
kontrolsüz bağımsızlığı Elizabeth’in varoluşsal krizini daha da derinleştirir. Özellikle
Sue’nun Elizabeth’in yerine geçmeye başladığı sahneler, Elizabeth’in içsel çatışmalarını ve kimlik kaybını yoğunlaştırır, bu da onun için büyük bir varoluşsal
tehdit haline gelir.

Toplumsal Eleştiri ve Estetik Paradigma
The Substance, modern toplumun güzellik ve gençlik saplantısına yönelik sert bir
eleştiri sunar. Fargeat, Elizabeth’in bedeni üzerinden toplumun bireylere dayattığı
güzellik ideallerini eleştirirken, Sue’nun Elizabeth’in yerini alarak onun yerine
geçmesi, gençlik ve cazibenin bireysel özgürlük ve kimlik üzerinde nasıl baskı
kurduğunu gösterir. Sue’nun bağımsızlaşarak Elizabeth’in yerini alması, toplumsal
normların bireyi nasıl estetik kaygılara bağımlı hale getirdiğini vurgular. Böylece film,
bireyin kimliğini ve özgürlüğünü tehdit eden güzellik baskısını, trajik bir varoluşsal
krize dönüştürür.

Teknik Mükemmellik ve Görsel Zenginlik
The Substance sadece hikaye anlatımıyla değil, görsel tasarım ve sinematografik
zenginliğiyle de dikkat çeker. Fargeat, Beverly Hills’in grotesk ışıklandırmaları, parlak
pembe ve mavi tonlarıyla yapay bir atmosfer yaratır. Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey ve The Shining filmlerine göndermeler içeren steril ve soyut mekanlar, Elizabeth’in ruhsal çöküşüne ve gerçeklikle bağının kopuşuna katkıda bulunur. Filmin müziği de aynı ölçüde çarpıcıdır; Raffertie’nin elektro ve synth ağırlıklı besteleri, Elizabeth’in çöküş sahnelerindeki gerilimi artırır ve dönüşüm anlarında izleyiciyi içine çeken bir atmosfer yaratır.

Toplumsal Estetik Saplantısının Yıkıcı Anatomisi: Modern Bir Korku ve Eleştiri
Başyapıtı mı?
The Substance, bireyin kimlik arayışını ve toplumun dayattığı güzellik standartlarına
uyma zorunluluğu sonucu yaşanan varoluşsal krizi derinlemesine inceler. Elizabeth ve Sue arasındaki çatışmalar, Freud’un narsisizmi, Sartre’ın varoluşçuluğu, Jung’un gölge teorisi ve Foucault’nun beden teorileriyle felsefi anlam kazanır. Film, modern toplumun estetik saplantıları ve güzellik dayatmaları altında bireyin kimlik kaybını nasıl yaşadığını güçlü bir sinematik dille yansıtarak izleyiciye toplumsal normlar hakkında çarpıcı bir sorgulama sunar. Hem sinematografisi hem de oyunculuk performanslarıyla yılın en dikkat çekici yapımlarından biri. Demi Moore, kariyerinin en güçlü performanslarından birini sergilerken, Margaret Qualley, genç ve idealize edilmiş Sue karakteriyle fiziksel ve psikolojik dönüşümleri başarıyla yansıtıyor. Film, kadın bedenine dair klişeleri yerle bir ederken, aynı zamanda modern toplumun yüzeyselliğini eleştiriyor. Fargeat’ın ustalıkla işlediği bu hikaye, eleştirel bir bakış açısıyla izleyicilere sunulmuş cesur ve provokatif bir yapım. Topluma ve sinemaya yönelik bu derin eleştiriyi anlamak için The Substance’ı yalnızca bir korku filmi olarak değil, bedene ve ruha dair derin bir keşif olarak izlemek gerekiyor. Fargeat, bu yapımla hem geçmişin korku ustalarına bir saygı duruşu sergiliyor, hem de günümüz sinemasına taze ve farklı bir soluk getiriyor.
Kaynakça
Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik. İstanbul: Can Yayınları, 2023.
Freud, Sigmund. Narsisizm Üzerine ve Diğer Denemeler. İstanbul: Metis Yayınları,
1920.
Freud, Sigmund. Ego ve İd. İstanbul: Metis Yayınları, 1923.
Jung, Carl Gustav. The Archetypes and the Collective Unconscious. Princeton
University Press, 1981.
Foucault, Michel. Disiplin ve Ceza: Hapishanenin Doğuşu. İstanbul: İmge Kitabevi
Yayınları, 1975.


Yorum bırakın